Bir çiçek… İnsanların canı istediklerinde suladıkları.. küsüp solduğunda ‘yerini beğenmedi’ diye alay ettikleri.. kendi zarifsizliklerine bahane için, gelen misafirlere hoş görünmek uğruna saksılarda yetiştirdikleri, bol mobilyalı salonlara sıkıştırılmış, üzerine bir kez bile, sadece bir kez bile yağmur yağmamış, bir çiçek… Saksılara mahkûm köklerine solucanların selam veremediği; zar zor bin bir niyaz açan çiçeklerine arıların konamadığı: yalnızlığını yalnızlığı ile örten, asudeliği içinde tükenip yiten; saksıda bir çiçek miydi?
Mahkûm olduğu, tutsak kaldığı cam önlerinden, görmeye çalıştığı güneşi, serinliğini hissetmeye çabaladığı yağmuru; hep buruk, hep ağlamaklı seyreden; kendisine dost olsun diye verdiği filizlerinin, hemencecik başka saksılara aktarılmasına ses çıkaramayan, hücresinde, bir başına, hüzünlü…
“Yok, bu böyle olmayacak” derken doğrulmuştu oturduğu yerden. Hep aynı rüyayı görüyordu. Uykularını; kırık dökük uykularını düşündü. Cam önünde duran, az evvel muhayyilesini meşgul eden, kendisine acındırarak bakan çiçekleri sulamayı düşündü. Kendisi ile çiçekler arasında kurduğu bağa yeni isimler aradı; imar edemediği geleceğe dair umutlarını, havada asılı kalmış sevinçlerini, coşkularını anımsadı.
Sürahideki suyu çiçeklere üleştirdi. Ne çok çiçek vardı. Bir yandan çiçekleri suluyor, diğer taraftan onlara acımadan edemiyordu…
Yine rüya geldi aklına. Rüya da değil! Uykularını delik deşik eden bir kâbus, karabasan… Zihnini zorladı. Detayları hatırlamaya çalıştı. Bir kelebek.. kanatları rengarenk.. narin, sevecen.. Yaratıcı’nın kudretini haykırır gibi.. ince, zarif.. bütün güzelliğine, alımına, çekiciliğine rağmen ters çevrilmiş bir fanusa kapatılan.. Her uçma denemesinde cama çarpıp yere düşen ve canı acıdığı her halinden belli olan bir kelebek… Havasızlıktan ölmesin diye, fanusun altına sıkıştırılmış bir kibrit çöpü… Hem ölmesin, hem uçup gitmesin… İnce camın ötesinde olup bitenleri, deveran eden hayatı gören ama ona katılamayan… Rüya mı? Karabasan mı? Bazı geceler üst üste, her uyuma çabasında araya giren bir kâbus… Fanusa kapatılmış, narin bir kelebek…
Sürahiyi masaya bıraktı. Tekrar koltuğa gömüldü. Evin ıssızlığı içinde yalnızlığını ve kelebeği düşünüyordu. Ama illa da kelebeği. Son birkaç hafta içinde her gece gördüğü bu rüyayı hep hayra yormaya çalıştı. İçindeki sıkıntılarını haykırmak istediği anlar olmadı da değil ama hep tuttu kendisini, hep sakin davranmaya çalıştı.
Kapının sertçe kapanma sesi kulaklarında çınladı. Yüzü yerde öylece dururken, kırılan cam kâsesinin parçaları her yana dağılmışken, sabah güneşi ile odanın tozları savrulurken… Kapıdan çıkan kadının, hınçlı vücut hareketlerinden savrulan eteğinin ucundan bir görüntü… Sonra git git azalan koku, git git azalan ümitler… Bunların üstüne, hepsinin üzerine biniveren, kendi elleri ile yılmadan, bıkmadan büyüttüğü korkuları, yalnızlığı…
Öyle miydi? Aynı gün mü başlamıştı bu garip rüyayı görmeye? ‘Bir bağ… Ama nasıl?’ diye inledi. Odanın dağınıklığına, masanın tozuna baktı. İçi karardı. Saksılara mahkûm çiçeklerle, fanusa kapatılmış kelebek arasında gidip geldi. Kalktı. Evin içinde gezinmeye başladı. Yastığın üzerinde siyah, uzun saç tellerini gördü. Yorganı yana atılmış yatağın, kırış kırış örtüsünde beden izi hâlâ duruyordu. Aynanın önünde tarak, toka, parfüm şişeleri… Gittiğinden beri perdeler kapalıydı. Açmamıştı. Yatağa da yatmamıştı. İçi burkuldu, ezildi…
Yatağa oturmaya çalıştı, sendeledi. Sonra bıraktı kendini, yığılıp kaldı. “Ben senin için” diyordu, çıkmadan az evvel, kapıyı hınçla çarpmadan hemen önce… Daha önce hiç böyle görmemişti. Hiç böyle olmamıştı. “Ben senin için” demişti karısı, sonrasını duymamıştı. ‘Ne önemi var ki?’ diye geçirdi aklından. ‘Gittikten sonra, arada söylediklerinin ne önemi vardı? Gitmek bir yana, düşünmek bile’… Vefa, cefaları bile cana minnet saymak değil miydi? Öyle ise; ‘Sabır, Sabır’...
Kelebek geldi aklına, çaresizliğiyle…
Kendisinin kelebek olduğunu düşündü. Kapatıldığı fanustan bir türlü kurtulamayan, özgürce gökyüzünde gezemeyen.. Baskıları üzerinden atıp; yapmak istediklerini yapamayan, söylemek istediklerini bir türlü dile getiremeyen… Ya da çiçek, saksılara mahkûm…
Yalnızlığının ıssız koridorlarında sükûtunu çoğalttığını düşündü. Seviyordu sessizliğini, kime ne diyebilirdi ki… Aynı anda, aynı şartlarda yola çıkmışlardı. Sonra: git gide açılmıştı mesafeler, okumalar, yazmalar… Bütün yıkılanların yanında, bütün kurmaya uğraştıklarının yanında; bir de, hiç yokken, kaprislerle uğraşmaktan, her cümleden sonra, söylediğinden daha uzun açıklamalar yapmaktan, hep aynı sözleri söylemekten bıkmıştı. ‘Yoksa! Haklılar mı?’ diye düşündü. Gerçekten kibirli, kendini beğenmiş biri miydi? ‘Yok, daha neler!’ dedi. İnsan kendini bilmez miydi? Biliyordu işte. Hiç öyle biri değildi.
Kendisinin yazdığı bir öyküyü okuyordu o sabah karısı. Yazıda kadın kahramanın söylediği bir cümleye takılmıştı. “Ben olsaydım böyle söylemezdim” diye başlayan bir konuşmanın sonunda, sertçe kapatılan bir kapı sesi… Söylediklerine pişman olmamıştı ama sonrası… Sonrası ıssız, çığlık çığlık büyüyen bir sessizlik… Oysa anlatmaya çalışmıştı, devamını okusaydı fark edecekti, görecekti.. Ama nafile bir çaba…
Odanın loş karanlığında, yığılıp kaldığı yatağın köşesinde oturmaktan da sıkılmıştı. Kelebek ve çiçekler arasında koşuşturan muhayyilesi yorulmuştu. Kalktı. Salona geçti. Saksıları aldı. Üçer beşer bahçeye çıkardı. Mutfaktakileri de aldı. Hepsini. Çapa ile çiçeklere göre küçük çukurlar açtı. Saksılardaki bütün çiçekleri bahçeye ekecekti. Öyle de yaptı. Bütün çiçekleri, en azından kendi sorumluluğunda olanları esaretten kurtarmalıydı. Sonra; sonra kelebeği… Son saksıdaki çiçeği de çukuruna yerleştirmişti ki; bahçe kapısı aralandı. Bir gölge.. resmi giyimli birisi.. sarı bir zarf.. mahkeme celbi… Açtı okudu. Bir kelebek yeni diktiği çiçeklere kondu. Sonra uçtu özgürce…
“Bedel” derken sesi titriyordu. Üzgündü. İçinde kopan fırtınalara aldırmadı. Tuttu kendisini. Elindeki kâğıda tekrar baktı. Artık özgür müydü, yoksa asıl tutsaklık şimdi mi başlıyordu? Bilemedi. “Ya kelebek ben değilsem” dedi. Başkalarına hücre olan bir fanus olduğunu düşününce iyice hüzünlendi. Gözleri ufuk çizgisinde dalıp gitti...
Geriye yaslandı. Yazdıklarını tekrar okudu. “Güzel oluyor” dedi kendi kendine. Keyiflendi. Evli falan değildi tabii, küçücük odasında, pahalı mobilyaları, aralara sıkıştırılmış çiçekleri de yoktu. Bu kış gününde kelebek nerden çıkmıştı öyle. Düşünebildiklerine kendisi de şaşırdı. Bütün kurabildiklerine hayret etti. Evli olsaydı böyle olurdu belki ama değildi. Öyle ise… İleriye doğru yaptığı hamlelerde kendisini tutan eller miydi? Fanus olarak tabir ettikleri. Kendisini yokladı…
Kaygılarını yazıyordu oysa. Kimseyle bir alıp veremediği de yoktu. Öykülerdeki bütün kahramanlar kendisiydi. Neyi kinaye ettiyse, hep kendisine söylemişti. Bedeli; hep savruk gibi duran bir yaşam, sessizlik, yalnızlık…
Kar yağmaya devam ediyordu.
Beyaz tanecikleri görünce tekrar keyiflendi. Rahatlığı yüzüne yansıdı. Gülümsedi. “Sorumluluk alan hata yapar, müdahale etmediğim bir sondan şikâyet edemem” dedi kendi kendine. ‘Bir bedel varsa da, Hallaç gibi gülerek karşılamalı’ diye düşündü.
Başka yapacak ne vardı ki…
Yorum (0)
Açık duran pencereden gecenin serinliği odaya doluyordu. Kitap okuduğu koltukta üşüdüğünü hissetti. Kitabı sehpaya bıraktı. Sessizliği dinledi.
Saatine baktı. İki buçuğu biraz geçiyordu.
Kalktı. Pencereye yöneldi. Bulutlu bir gökyüzü vardı. Yıldızlar, ay görünmüyordu. Baharın güzel kokularını duydu. İçinde dönüp duran kasvetin dağıldığını, bir parça da olsa rahatladığını hissetti. Kaç gündür doğru dürüst uyuyamadığını anımsadı.
Farkına varmaya başladığı gerçeklerin kendisini rahatsız etmesine, uykusuz kalmasına, iştahla yemek yiyememesine aldırmıyordu artık. İlk darbenin sersemliğini yavaş yavaş üzerinden atıyordu. Yara kabuk bağlamaya başlamıştı; ama ince bir zar halinde… Pek dokunmaya, kurcalamaya gelmiyordu. Kurşun yarası mı? Derin bir bıçak kesiği mi? Sızısı içten içe duyulan, dışarıdan görünmeyen ama bakışlardan, duruştan, konuşmalardan, sessizlikten.. belli olan bir yara!
Bir sabah, geç kaldığı için işine son verildiği gün anlayıvermişti her şeyi. Büyük bir alış-veriş merkezinde, lüks bir mağazada satış sorumlusu olarak çalışıyordu. Sabah erkenden işe başlıyor, akşam geç saate kadar çalışıyordu. Tam beş seneyi doldurmuştu. Düşünüyordu da; bu geçen zaman içinde işini aksatmamış, ufak tefek sorunlar dışında neredeyse problemsiz çalışmıştı. Ama o gün…
Üşümesi artmıştı. Bütün vücudu ürperdi. Pencereyi kapadı. Lavaboya gidip ellini yüzünü yıkadı. Tekrar koltuğuna gömüldü.
Saçlarını elleri ile tarakladı.
Bir süredir, günde sadece birkaç saatlik uyku ile idare ediyordu. Bu koltukta; artık yorgunluğu dayanılmaz hale gelince, kısa aralıklarla kırık kopuk uyuklamalar…
Hayattan kopuk geçen, tecrit edilmiş gibi, hücrede yaşamış gibi hissettiği o beş senenin acısını çıkartmak istiyor; günün her saatini doya doya yaşama coşkusu içinde durmadan kabarıyordu. Ancak, aldatılmışlık, kandırılmışlık hissi kendisini bir türlü bırakmıyor, en coşkulu anlarını zehir ediyor gibi hissediyordu.
Bir fotoğraf... Gazetede mi görmüştü? Dergide mi? Muhayyilesinde bir fotoğraf...
İşe gitmek üzere hazırlanırken fark ettiği...
Rüya mı? Kâbus mu?
Normal mi? Sıra dışı mı?
Üç çocuk.. yan yana yatan.. bakışları donuk.. ağızları açık.. gözleri boşlukta...
Yaşadığı ışıltılı dünya ile resim arasında ki derin uçurum...
Bir zihin kırılmasının ilk karesi...
İçinde duyduğu ağır mesuliyet duygusu.. suçluluk hissi.. eziklik...
Bir makine gibi.. kurmalı oyuncak gibi.. kumandalı bir eşya gibi.. sürekli aynı tempoda çalışması bekleniyordu. ‘İnsan ne garip varlık’ diye düşünmeden edemiyordu bazen. O kadar sene nasıl dayandığına hayret etti. Baharlar yazlar geçmişti. O ne bir çiçek koklayabilmiş, ne bir kelebek görebilmiş, ne toprakta yürüyebilmiş, ne de bir kuş sesi duyabilmişti. Granit zemin, spot ışıklar, vitrinler, mankenler, yürüyen merdivenler, petrol artığı eşyalar, güvenlik kameraları…
“Oysa, insanın zaafları vardı.. insan hataları ile insandı… Modern denilen şu zamanlar, insanın yanlış yapsa bile, hatalarından dönme büyüklüğünü, erdemini bile elinden alıyor” diye söylendi. Öfkelendi. “Bunca zaman nasıl farkına varamadım” diye kendisine kızdı.
Bazen anlar gibi oluyordu aslında. Rahatsızlığı gün gün artıyordu. Ama bu haline bir anlam, bir isim veremiyor, yorulduğunu sanıyor, dinlenince geçer diyordu ama geçmiyor, artıyordu. Muhayyilesini kemirip duran, onu huzursuz eden bir şeylerin zihninde kımıldadığını hissediyordu. Bir anlam verebilseydi, bilebilseydi ne olduğunu, belki daha erken fark edecekti… “Buna da şükür” dedi. ‘Ya hiç farkına varamasaydım!’ diye inledi.
“Bir makine parçası! Bir kumanda kolu! Basit, zavallı bir kontrol düğmesi…” diye söylendi kendi kendine.
“Yaptıklarım kimin işine yarıyordu ki?” diye düşündü… Ya çıldırmaya başladığını, ya da gerçekten farkına vardığını, tam olmasa bile az buçuk kavradığını düşünmeye başladı. Başını ellerinin arasına aldı. Bunları düşünmek tehlikeli olabilir miydi? Canından endişe etmeli miydi? Gazze’de, Irak’ta, Kabil’de ölenler…
Bir yara.. belki kurşun.. belki derin bir bıçak yarası…
Hasmının hırsına kurban verdiği birkaç damla kanı, belki kolu, bacağı…
Silahlar, hastalıklar, elmas, petrol, altın, para, uyuşturucu…
Gülen bir çocuğun ışıl ışıl gözlerinde görülebilen yaşama arzusu, bunların hangisine denk gelirdi ki… İnsanlar bunları biliyor muydu? Bilmezlikten mi geliyorlardı? Bilmemek daha mı iyiydi? Bilip de bilmezlikten gelenlerin çıkarları neydi?
Koltuğunda kıvranıyordu. Başının ağrıdığını hissetti. Gittikçe artan bir ağrı. Muhayyilesinde kımıldayıp duran bir şeyler vardı. Sürekli batan, rahatsız eden, acı veren…
***
Çocuktum. Yaşımı hatırlamıyorum.
Köydeydik o zamanlar. Tek odalı bir evimiz vardı. Televizyonumuz yoktu. Çamurlu köy yollarında oynardım. Lastik ayakkabılarımı, çoraplarımı çıkartıp çimenlerde koşardım. Tatlı tatlı gıdıklardı ayaklarımı çimler. Mutluydum. Ekmek yapanlar peksimet dağıtırdı. Hayır olsun diye. Dumanı tüterdi.
Bir gün evde oynarken bir ses duydum. Rahatsız edici, iç gıcıklayıcı, dikkat çekici bir ses… Kırt, kırt, kırt… Nerden geldiğini, bu sesi neyin çıkardığını bilmiyordum. Araştırmaya başladım. Ses kapıdan geliyordu. Eski, tahta kapıdan; ama kapının içinden. Hayret etmiştim. Biraz da korkmuştum.
Anneme neden sormadım bilmiyorum. Babam işten geldiğinde ona sormuştum. “Ağaç kurdu” demişti. Nasıl ses çıkarıyor diye sorduğumda; “ Ağacı yediği için böyle ses çıkarıyor” cevabını almıştım. İlk defa duyuyordum. Kapıyı incelemiştim hemen. Delik yoktu. Nerden giriyordu öyleyse?
Sonra ki günlerde en büyük eğlencem, kapıya kulağımı dayayıp, kurdun tam olarak nerelerde olduğunu kestirmeye çalışmak oldu. Zamanla bu sese de alışmıştım. Yine rahatsız etse de en azından korkmuyordum. Ama kurdun nasıl bir şey olduğunu çok merak ettiğimi söylemeliyim. Hem ne hakla bizim kapımızı yerdi.
Bir gün yine kulağımı kapıya dayamış, sesleri dinliyordum. Ses o kadar yakından geliyordu ki, sanki kurt kapıdan çıkmış kulağıma girmiş sandım. Birden irkildim, korktum. Geriye çekildim. Annem; “neler oluyor?” diye telaşlandı. Ben de anlayamamıştım. Ama ses kesilmişti...
Sonraki günler hep ses gelecek mi diye kapının önünde bekledim. Ama ses hakikaten kesilmişti. Buna ne annem, ne de babam bir anlam verebilmişti. Kurdun kapının içinde ölmüş olabileceğini söylediler. Ama ben ölmediğini biliyordum. Hiçbir şey söyleyememiştim. Günlerce tekrar kemirmeye başlar mı diye evden çıkmamıştım. Ama ses...
Evdekiler kapıyı kurtardıklarına seviniyorlardı. Bense kurdun nereye gittiğini merak ediyordum. Bu merak beni uzun süre meşgul etti. Hep kurdu düşünüyordum. Nereye gitmiş olabilirdi ki...
Bir rüya mı? Bir kâbus mu?
***
Balonu patladığı için ağlayan bir çocuk canlandı gözünde. Bütün harçlığı o balonu alabilecek kadardı. Patlayıvermişti işte… Elinde kalan birkaç parça plastiğe bakıp, çaresizlikten, eğlencesi yarım kaldığı için üzülen, ağlayan bir çocuk…
Sonra razı olmamıştı tek bir balonla oynamaya, pahalı oyuncaklara talip olmuştu.
Kimlerin haklarına girdiğini düşünüyordu şimdi. Geçmişini atlas bir kumaş gibi önüne seriyor, kendisi ile cebelleşiyordu. İnsan olabilmenin, insan kalabilmenin sırlarını kovalıyordu aklınca…
Bir yara.. belki kurşun.. belki derin bir bıçak yarası…
Bir zamanlar, çocukken... kapılarını kemiren kurdun birden ortadan kaybolduğunu anımsadı. Yoksa o kurt...
Şimdi, açık yaralarından dış dünyaya bakan.. aynı kurt muydu?
Sonra; yine yan yana yatan üç çocuğu hatırladı. Üçünün de ağzı açık. Üçünün de gözlerinden fer uçmuş. Varacakları yere çoktan varmışlarda, arkada kalanlara duruşları ile nereye gideceklerine karar vermek kalmış.
“Duruş” dedi. Zalimlerin ittifak ettiği zulümleri hatırladı. Ama illâ da o üç çocuğu. “Zalimin nereye gideceği belliydi. Mazlumunda öyle. Ama ya ben? diyordu. Ya ben…”
Baş ağrısı biraz hafiflemişti. Ama hüznü artıyor, öfkesine engel olamıyordu.
Muhayyilesinde ki kurdu düşündü sonra. Onu böyle rahatsız, huzursuz eden siyah bir kurt. Sonra sevindi, “İyi ki var” dedi. Bununla yaşamayı öğrenecekti. Normal olan bu muydu? Kurt kımıldadıkça, kemirdikçe; karşılaştıklarından şüphe duyacak, belki haykıracaktı gerçekleri. “Siyah kurt diyecekti, senin siyah kurdun yok mu? Ona sor, söyler gerçeği.”
Böyle miydi gerçekten? Kurdu olanlar ve olmayanlar…
Güneş çoktan doğmuştu. Kilitli kapı açıldı. Uyukladığı koltukta seslerle uyandı. Demir parmaklıklı pencereden masmavi gökyüzü görülüyordu. Hemşire elinde ilaçlarla girmişti içeriye. Güler yüzlü. “Günaydın” deyip selam verdi. “Bu gün nasılsınız” diye sordu. Anlaşılmaz birkaç sözcükle cevap verdi. Yorgundu.
Az sonra doktor geldi. “Nasılsınız, kurt ne âlemde?” dedi. Bütün bu sorulara cevap vermişti. Her gün de veriyordu. Ama artık susacaktı. Aynı sorulara, aynı cevaplar vermekten bıkmıştı. Doktor işini bitirmiş çıkarken her zaman ki gibi arkasından seslendi:
“Sadece bir kurt; siyah, kemirip duran bir kurt”…
Yorum (0)